|
Sabahattin Ali öykülerinde genellikle ezilenler ve ezenler arasında karşılaşmalar gözümüze çarpar. Bu karşılaşmalar, ezilenler için felaketle neticelenir çoğunlukla. Sabahattin Ali’nin ezilenleri çaresizdir. İçinde yaşadıkları ortam onların tanıdıkları tek yerdir. Yerleri ve ilişki kurdukları insanlar değiştiğinde veya bir sorunla karşılaştıklarında sudan çıkmış balığa dönerler. Hayatta kalmaları sanki kazaradır. Bürokrasi onları çarpar, zenginler onlardan tiksinir, aydınlar onları anlamaya çalışırlar fakat kırar dökerler. Kağnı öyküsündeki kocakarıya “hükümet kapısına düşmek oğlunun ölümünden daha korkunç gelir”(1). Mücadele etmek eziyetlidir. Oğlunun ağanın oğlu tarafından öldürülmesine kahrolur fakat şikayet ederse ağanın nefretini üzerine çekeceğini ve mahkemelerde sürüneceğini düşünür.
Apartman öyküsündeki işçi, taşıdıklarını düşürüp yaralanan oğlunun yanına gidemez. Giderse işverenin gazabına uğramaktan korkar. Fark edilmemek ister, fark edilmeden yaşayıp gitmek. Boğaz tokluğuna da olsa tarlasını sürebilir, keçilerini otlatabilir, inşaatta çalışabilir fakat maruz kaldığı karşılaşma onun için bir azaptır. Tecrübelerinden feyizle bundan kendisine hayır gelmeyeceğini bilir. Bu bilgiyi bize hissettirir Sabahattin Ali. Haksızlığa uğraması kaçınılmazdır. Karşılaşmalar, çelişkileri gün yüzüne çıkarır. Daha güçlü olanla karşılaştırılarak mağdurluğu yüzüne vurulur. Çatışma isteği yoktur ezilenin. Bunun için donanımı da yoktur. Bir an önce çekip gitmek ister. Dileği budur fakat gerçekleşmez. Karşılaşma çatışmaya dönüşür fakat tek taraflı olarak. Döven ve dövülen vardır. Zayıf olan, elini kaldırmayı bile düşünemez. Öğrenilmiş çaresizlik içinde kıvranır. Ezen, teklifsizdir ve konumunun farkındadır. Elini kolunu bağlayan hiçbir şeyi yoktur. Bir çobanın sevdiği köpeğini öldürür, damdan düşen ameleye yüzünü ekşitir, bir anaya oğlunun çürümüş cesedini taşıtır. Yeşilçam’ın bildik kötü adamıdır. Sert bir kayadır. Okudukça hıncımız artar. Fakat hıncımızı kursağımızda bırakır Sabahattin Ali. İyi adamın yapacak bir şeyi yoktur. Olaylar, önünden akıp gider. Hıncı yok, acısı vardır. Haydi davran diye dürtesimiz gelir. Dürteriz bir şey anlamaz. Topladığı meyveleri düşürüp dağılışını izler gibi bakakalır olayların seyrine. Bazen Kuyucaklı Yusuf’un yaptığı gibi, bu bıktırıcı tabi oluş sonunda öyle bir şey yapar ki kendi mahvına sebep olur. Ya da “Apartman” öyküsündeki gibi hiçbir şey yapmaz, damdan düşüverir. Artık hayatı bozulmuş, köpeği vurulmuştur. Eskisi gibi devam etme imkanı yoktur. Bir şeyler anlatmaya çalışır Sabahattin Ali. İki romanında kendini, Kuyucaklı Yusuf’ta ve öykülerinde halkını yazar. Romanlarında eksik kaldığını düşündüğü muhalefetini öykülerine yükler. Bazı öyküleri bu yükün altında ezilir. Bir musibetten bin nasihat çıkarır. Sabahattin Ali’nin eserleri Kemalist estetiğin izlerini taşıyor. Bakışı, Kemalist aydının halka bakışına benziyor. Acıyarak bakıyor ve karşısındakini çaresiz görüyor. Onu bu hale getirenlere kızıyor. Kabahatin çoğu sende diyemiyor. Akrep gibisin ama kendini sokmandan, damdan düşmenden, kağnının ardından yola yıkılıp ölmenden, kendinden başkasını sokamamandan. Evet akrep gibi her yanı harlı ateştir. Ne olduysa “başına gelmiştir”. Köpeği vurulunca arabanın ardından “niye vurdu ki” anlamamazlığı içindedir. Oğlunu mezardan çıkartırken “yavrumu mezarında bile rahat komadılar”(2) vahlanması içindedir. Kendini bulamamış şekilsiz bir varlıktır. Ne şiddeti ne de hedefi vardır. Ezilenlerin direngen tarafının eksik kaldığını görüyoruz. İstiyoruz ki, köpeğinin başında durup ağlayacağına arkadan okkalı bir küfür etsin, olmadı yerden bir taş alıp atsın. Böylece kendisini bulacak ve kendi olacak. Resul ÖZDEMİRCİ 1- Sabahattin Ali,”Kağnı”, Kağnı-Ses içinde (Ankara: Bilgi,1972), s. 12 2- Sabahattin Ali,”Kağnı”, Kağnı-Ses içinde (Ankara: Bilgi,1972), s. 13 3- Sabahattin Ali,”Apartman”, Kağnı-Ses içinde (Ankara: Bilgi,1972) 4- Sabahattin Ali,”Köpek”, Kağnı-Ses içinde (Ankara: Bilgi,1972) |