|
Yaşam; tasavvur ettiğimizin bazen çirkinleşmiş bazen de güzelleşmiş halidir. İnsan, tavır alarak direnir istemediklerine, sahiplenerek gösterir istediğini. Yaşama direnmek; eğilip bükülmeden, dimdik ama sevecen ve sebatkâr kalabilmeyi gerektirir. Birçok şekli vardır bu direngenliğin: bir bebek gülerken ya da ağlarken, en temel davranışıyla yaşadığını anlatır etrafındakilere. Ya da canı çok yandığı halde “ıh” demeyen, bu davranışıyla katlanılır kılar acıyı… Edebi yazınlar; birer direniştir bu hayata, ideolojidir, hayal kılığındaki gerçeklerdir, istenen ya da kaçılan, ‘yalnız’ ve ‘bir’ olunandır. Gölgede yaşamak gerekebilir bir ömür; gücenmeden, yüksünmeden, şükür diyerek. Yapılacaklar ömre sığamaya da bilir. Eğer Rıfat Ilgaz gibi, direnmenin yolunu inşa edecek gücü yazdıklarınızda bulabiliyorsanız hem de yaşayabilmek adına, umut hiç eksik olmaz yanı başınızdan…
Kaygı taşıyan her tür eser, yaşamsal karakterlidir. Başka türlü sahiplenilmesi, yeniden üretilmesi mümkün değildir kavganın. Gülmece ustaları; yazdıklarıyla katlanılır kılarlar kötüyü. İyi olanın, güzel olanın, abartılması mubahtır sanki. Bir söz’ün edebi sayılması onun anlaşılır, dinlenilir olması ne söylediği kadar, kimin söylediğiyle de ilişkilidir. Hatta bazı durumlarda, kim tarafından söylendiği daha önemli kılar söz’ü. Söylemle eylem birbirine yaklaştıkça; yaşam bir fikri takip olur adeta. Rıfat Ilgaz; yaşadığı gibi yazmış, yazdığı gibi yaşamış bir ustadır. Bunu yapmak onun için hep bir “çocuk oyunu” olmuştur sanki. Oyun hep devam eder, ama o oyuncu değildir. Rıfat Ilgaz’ın duruşu; taklit edilemeyecek kadar özgün, özenilmeyecek kadar da zordur. Bir yandan payına düşen müjdeye razıdır, bölüşümün her zaman kardeşçe olamayacağını bilir, bir yandan da “son saatine kadar insanca yaşamalı, ölürken bile küçük düşürücü davranışlara karşı direnmeliyim” der ve yazdığı gülmecelerle hep temiz kalır yaşamı. “Kendimizi yeryüzü insanlarının arasında görebilmemiz için, sanattan başka sığınacak neyimiz var?” der Rıfat Ilgaz. Bir sanatçının sanata bakışı aslında onun insana, topluma, tarihe, yaşama bakışı ve değerlendirişidir. Sanat eserini diğerinden farklı kılan da bu bakışın farklılığıdır aslında. Madem “sanat” ve “sanat eseri” yaşama göre şekilleniyor, gerçeğin kim tarafından yaşandığı önemli midir acaba? Mesela yaşayanın bakışıyla şekillenebilir mi gerçek? Kendinden ve yaşadığından emin olmak rengini değiştirir mi yaşananın? Gerçeği “gerçek” kılan nedir? Ya da yaşananı “acı”, “hüzünlü”, “gururlu”… İşte Rıfat Ilgaz, yazdıklarını okurken bu soruları sordurtmuştur bana. Ne tuhaftır, şimdilerde okurken hissettiklerimi düşününce “gerçek”in rengi biz de saklıymış diyorum ve “gurur”lanıyorum… Sengül CİLBAN |