|
Üslup Emekçileri Ne Yapmaya Çalışıyor? Nicedir dostluğumuzu anlamlı kılmanın gereği öykücülerimizden kendimizi anlamaya çalışıyoruz. Niyetimiz hiçbir zaman onların hiç bilinmedik yorumlarını yapmak veya “edebiyat” dünyasına katkıda bulunmak olmadı. Üstelik işin tuhaf tarafı hiçbirimiz “edebiyatçı” kimliğine de sahip değiliz. On beş günde bir yüzleşmelerimiz, okumalarımız, tartışmalarımızla hayatımıza kattığımız öykücülerle kendimizi yeniden yaratarak yaşamayı seçmiş, küçük bir topluluk olmamızın kıvancını yaşamaktayız. Öykücülerimize haksızlık yapmamanın gereğinden adeta elimizden gelmeyeni yapma cüretinde yoğunlaşmış bir emek süreci yaşamaktayız. Şimdi böyle bir açılıma neden gerek duyduğumu merak edenleriniz olabilir. Yinede sorunu yeniden tarif etmek gerekiyor. Kıymet biçemediğimiz öykücülerimizi sizlere tanıtmak, onları başkalarına öğretmek, anlatmak kişisel olarak benim boyutlarımı aşan bir gerçek. Temel olarak biz onları kendimizce anlamaya çalışıyor, diğer yandan onlardan kendimizi yaratmaya çalışıyoruz. Yazdıklarımızı sizlerle paylaşıyor oluşumuza gelince; kendimiz için iyi bir şey yaptığımıza inanıyor ve bu inancın kıvancını sizlerle paylaşmayı seviyoruz. Üslup emekçileri sanal olarak tanımlanan internet olanakları içerisinde sahici duran bir grup insanın dostluk eylemliliğinden şekillenmektedir. Belirlemiş olduğumuz öykücülerimizin kitaplarını okuyor, seçtiğimiz öykülerin fotokopilerini çekiyor, hepsini değerlendirmek üzere yüz yüze gelip tartışıyoruz. Seçtiğimiz öykücümüzün yaşamı hakkında elimizdeki olanaklarla belirli bir araştırma yapıyor, ilk toplantıda öykücümüz hakkındaki bilgilerimizi paylaşıyoruz. On beş gün sonra belirleyip paylaştığımız öykülerin üzerinden saatler süren tartışma ve sohbetlerimiz neticesinde, dileyen arkadaşlarımız öykü veya öykücümüz hakkındaki kıvancını paylaşmak için kaleme aldığı yazısını paylaşıma sunuyor. Öykü grubumuzda olan tartışmalara katılan ve düşüncelerini paylaşıma sunup yazı kaleme almayan dostlarımızın da yazılan her satırda emeğinin oluşu; her birimizin yazısını topluluğumuzun ortak emeği yaptığının bilinmesini önemsemekteyiz. Biz yaptık oldu demiyoruz ama kendimiz için güzel bir şey yaptığımıza inanıyoruz. Paylaşımımızı beğenen her dostluğa yazdıklarımızdan çok yapmakta olduğumuzu öneriyoruz. Bu Kez Tam Burada Duru-yorum İşte (Necmi OTÇU) Yok, böyle olmayacak; ne yapsak, alış veriş olmaktan kurtulamıyoruz. Artık aşklar bile alış veriş oldu. Mutlu olmak için durmadan tüketiyor, tüketiyor, tüketiyoruz. Hayır, hayır, yaşamak için değil, sadece mutlu olmak için, elimizi değdiğimiz her şeyi; ama her şeyi tüketiyoruz. İçimizde kocaman bir boşluk, sadece yiyecekler içecekleri değil, kitaplar, dergiler, hatta bütün anlamları tüketiyor; yine de doymuyoruz. Durmadan alış verişlere kaçıyoruz; ne kadar kötü tüccarlar olduk; işimiz gücümüz kaça beşe olmuş; işimiz gücümüz kaçmak; nereye sığınacağımızı şaşırmışız; sığındığımız yerlere hiç sığmayan bir sığlıkta kaçıyoruz durmadan. Tüketiyoruz; kaçıyoruz; doymuyoruz; çarpışıyoruz; sorun yaratıyor; durmadan kaçtıklarımıza yakalanıyoruz. Yaşamak için değil artık, her şeyi, mutlu olmak için tüketiyoruz. Durmadan mutluluk ilişkileri kuruyoruz. Kitap okurmuş gibi, konuşuyormuş gibi, âşıkmış gibi, güzelmiş gibi; mış gibi, muş gibi, durmadan; ama durmadan tüketiyoruz. Hiçbir şeye, hiçbir biçimde doymuyoruz. Anlamları, insanları, sözleri, gözleri, ellerimizi değer değmez tüketiyoruz. Tapar gibi, seviyormuş gibi, aşıkmış gibi, ölüyormuş gibi, anlamlıymış gibi, yaşıyormuş gibi, mutluymuş gibi, durmadan ama durmadan mış gibi, muş gibi bitmez bir iştahla tüketiyor, tüketiyor, tüketiyoruz. Soru yapılası onca sorun, sıraya sokulacak onca soru, yığılmış kalmış aklımızın bir köşesinde; o bile urmuş, mış gibi. Artık hiçbirimizin yüreği aklının kancasından kanamıyor. Hiçbir şeye kanmıyor; hiçbir şeye kanamıyor aklımız. Ya yüreğimiz? Boş ver onu, onun hali içler acısı; her gün ne bulursak onu koymaktayız içine. Sorunlarından kaçan aklımız, ne bulursa onu koymuş içine; bir dolu mış, bir dolu muş, bir dolu gibi. Körelmiş yüreğimizde aklımızın gözleri; alışverişlere çıkmışız; sanal bir dünyanın şakırtısından yitirmişiz seçiciliğimizi. Bulmuşuz, bulmuşuz; tüketmişiz. Unutmuşuz ne aradığımızı. Bozulmuş bilmemiz, istememiz ve de gülmemiz. İçimizden geçen hiçbir şey, artık değil içtenliğimiz. Ne an kalmış, ne anı; sığ bir su birikintisi ömrümüz. Hani şimdi diyorum, biri kalkıp koysa ömrünü şimdiye, tüketiveririz büyük bir doymazlıkla. Sahi, şöyle dört başı mamur, ana koyacak bir ömür var mı içimizde? Yoksa her şeyimizi yitirdik mi pazarda? Her şeyimizi değiş tokuşlarda ayrıcalık mı yaptık? Yok, yok aklıma sahip çıkmalıyım. Allah kahretsin, şimdilerde her yerin bir sahibi var. Kendime sahip çıkabilmem için önce sahipsiz bir yer bulmalıyım. Hiç kimsenin sahibi olamadığı, herkesin kendine sahip olduğu bir yer; mutlaka böyle bir yer olmalı. Sahibi olmadan sahip çıkacağımız bir yer, mutlaka olmalı. Önce şöyle seslenmeliyim: “Hey, buranın bir sahibi var mı?” “Buyur!” diyen olursa girmeyeceğim. Ya koro halinde bir hoş geldin varsa, buna durulmaz işte. Mutlaka bir yer olmalı, gelene hep birlikte hoş geldin, dendiği. Şimdi diyorum, bekli de benim için tam zamanı; mesela, şu öyküye ömrümü koysam, bana getirir mi beni? Ya alıp götürürse beni, bütün sorunlarımın sorularına? Ömrümü koymalıyım bu öyküye; ilk sorusunun kancasına takmalıyım yüreğimi. Acılardan kaçmanın mutluluk olduğunu kim öğretti sana? Hayır, hayır, mutluluk öyle bir şey değil. Acı var içinde. Bu öykü, ömrümün neresinden yüreğime işler? Önce alkımı mı, yoksa yüreğimi mi boşaltsam? Ne çok ıvır zıvır doluşmuş içime! Yok, bu kez kaçmak için değil; ayrılmayım bu hallerimden, kendimle buluşmak için. "Şimdi ayrılık buluşmaktan önce Geliyor". Bu ıvır zıvırdan ayrılınca kendimle buluşabilirim; belki aklımın uru çözülür; ama önce aklımın urunu mu çözmeliyim? Evet, evet, öyle yapmalıyım; önce ömrümü çağırmalıyım ve koymalıyım ömrümü bu öyküye. Belki iyi bir dostum olur bu öykü. Sahi ne zaman yaşamış bu adam ve bugüne ait değişmeyen hangi dertlerimiz var içinde? Kim bilir, kim, nasıl bulacak bu öyküde kendini? Benim bulamadığım ömrü, belki en gencimiz bulacak bana. Tamam, kesin bu kez, hakiki bir paylaşım olacak, bu kez ortak bir aklımız olacak, alış veriş yok, kaçmak yok, sığmak ve sığınmak yok, hepimiz yaşama koşmak için gelmedik mi buraya. Hepimiz yıldık bu Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses anlaşırlığından. Yok bu kez anlamak için olacak, zorlayacağım kendimi. Yok, bu kez anlamak, anlaşılır olmak için olacak her şey. Yaşamak için tüketeceğim ama mutlu olmak için üreteceğim bu kez. Dilimdeki bu iğrenç pastan kurtulmalıyım önce, arı duru bir su gibi akmalı dilim. Şırıl şırıl üretmeliyim düşümü, düşüncemi… Yok, bu kez kaçmak yok… Bu kez tam burada "duru-yorum" işte. Bu öyküden kalkınca silinmiş olmalı gözümün pası; örgütlemeliyim görgü gözümü; ben bana ait olanı seçebilmeliyim dünyadan. Bak korku düştü içine; ya sana ait olanı gördüğünde tanıyamazsan? “Yaşamak ciddi iş” ; unutmuşum yaşamanın güler yüzlü bir ciddiyet olduğunu; ama bak, hatırladım işte. En iyisi, ortak aklın öğrenicisi olmak,; kim bilir, kim beni bana getirecek kendi ömründen. Bak daha ilk değerlendirmeden öğrendin, hem de hiç yüzleşmediğin genç bir insandan. Ne demişti: “Zamanı yavaşlattım, geziyorum çarşı pazar Sait’in gözleriyle”. Belki de bu hızı durdurmak, dünyayı arı duru yapmak içimizi hızlandırmakla olacak. Bak, şimdiden tıkırdamaya başladı için, yavaş yavaş duru-yorum olmaya başladın, içim hızlandı, dışarı yavaşlıyor. Şimdi tam zamanı hayata katılmanın. Hoş bulduk dünya. Katılıyorum sana “esnek rahat gönüllü” birbirini çizen ellerin sonsuz güzelliği ile.
Hakkımızda (Nurgök ÖZKALE) Masal zamanları gibi uzak bir tarihte, bir Doğu Anadolu üniversitesinde okutmanlık yapıyordum. Araştırma görevlisi arkadaşım, yüksek lisans dersleri için şu başı kalabalık, dertleri kendinden büyük şehre gidiyordu zaman zaman. Pansiyonda kalıyordu, akşamları dışarıda yemek zorundaydı. Aramıza döndüğünde - aynı lojmanda kalırdık - evine acıkmış bulurduk onu her şeyden çok. “Oralarda” içinin kuruduğunu söylerdi. Lokantalarda, soğuk sandalyelere oturarak yediği susuz yemeklerdi sebep. Eve dönüş; çorba içmek demekti onun için. Her kaşıkla birlikte gözleri biraz daha yeşerirdi. Çorbanın tüten buharı içini ısıtır, içindeki ocak yeniden harlanırdı. İyi bir kitap da sıcak bir çorbaya benzer. Tan yeri ağarırken ya da ne vakit olduğu çok da önemli değil, zamanı sonra fark edersin çünkü, ya şafak söküyordur, ya hava kararmıştır sen kitabın dünyasında yolculuk ederken, kendi zamanına dönmek hep tokat gibi çarpar yüzüne- bir kitabı bitirdiğimde, iki elimle kapatır, biraz öyle kalır, sonra göğsümün üstünde sımsıkı tutardım onu. Bir kitaba sarılıp uyumuşluğum çoktur. Ancak; demem o ki, kitaplar da terk etmişti beni bir zamandır. Ya da ben içimi ısıtmaz buluyordum onları artık. İşte ben, bir köksüzlük haliydim bir süredir. Ruhum evini çoktan terk etmiş, başı kalabalık insanlar arasında, aklı bir tas sıcak çorbanın hayaliyle buğulanmış, öylece kalakalmıştım. Sofra üstünde unutulmuş bir dilim ekmek gibiydim uzun zamandır. Kim unuttu beni oralarda, kim bıraktı. Neydi bütün bunlara sebep. İçimdeki bütün nem kurumuştu. Her bir gözeneğim kocaman açılmıştı. Boşluk içinde değil; ben boşluktum. Saçlarım nemli rüzgarlara karışırken soluk soluğa kaçardım deniz kıyısına. Bozkır, dolu dizgin kovalardı beni. Bir kıyı arardım sitemsiz, dinlenecek. Aklını yitirmiş koşarken, yavaşlamak isterdim ağır ağır. “Bir kitaba başlar gibi” yeniden başlamak isterdim kendime. Etim kemiğinden ayrılmıştı. Dilimin ağusuyla boğmuştum kendimi. Düşlerimden kopmuştum, irtifa kaybediyordum, uçuyordu aklım. Etim kemiğinden ayrılmıştı. Babil kulesine hapsedilmiştim, hiçbir dili anlamıyordum. Hapsetmiştim kendimi, dilimi anlamıyorlardı. Uzun süre konuşmuştum dilini bilmediğim insanlara. Dili ağzında dönen insanları dinlemiştim uzun zamanlar. Geriye kalan, boşluğuma dolan, dinlenmesiz yorgunluklardı. Ben beni unuttum sonunda bir sofra başında. Kurumuş bir ekmek dilimiydim artık. Atamıyordum kendimi fırlatıp. Birilerinin gözüne de ilişmiyordum ki, atsınlar bir tarafa. Ne kadar kaldım bu halde bilmem. Bildiğim artık bu halde olmadığım. Yoksa nasıl anlatırım dili geçmiş zamanda. Anlatmaya anlamak gerek. Ben o hal içre neyi anlıyordum. Sofra üstünde unutulmuş ekmekler gibi kurumuştu içim. Hepsi bu. Beni bir tas sıcak öykü içine attılar; yumuşadım. “Hakkımızda” söyleyebileceğim en dolambaçsız söz bu. Beni bir tas sıcak öykü içine attılar. Dilim çözüldü. İçim çözüldü. Dilimi anlıyor öykü. Dilini anlıyorum onun. İçimin ocağı tütüyor, gözlerim şenleniyor. Yine, yeniden geldi bahar. Kırlarımda umut umut kuzular. “anlamak birden durmaktır: gökyüzü daha geniş... başın öne düşmesi, anlamak boyun eğiş”. Behçet Necatigil’i hatırlıyorum. Nerede kalmıştım, bu öykünün kaçıncı sayfasında? İşte buldum! Kıyısına oturmuşum bu adı kara ama şimdi güz güneşinin henüz solmamış ışığıyla mavimsi parlayan denizin. O da yanımda. Gözleri puslu yeşil parlıyor bana bakarken. Ona teyze demeyeceğim. Hele abla, hiç…Yaşı olmayan kadınlardan. Hele uzak zamanları şimdiymiş gibi anlatırken o benden de genç şu anda… “ Babam rahmetlik pek kızardı. Biri baa güldüğünde ben de gülerdim ooğa. Derdi, “ Dışarıda bir adam saa bakıp güldüğünde, gülmeyeceksin sakin oooğa!” Anlamazdım neden öyle derdi. Ne kötülük var ki bunda! “ Heralde gülüyodunuz beni kazanırken, babacuğum. ”derdim. Ben de o yüzden gülüyorum şimdi. ” derdim oooğa!” Sait Faik Sait Faik bakıyorum “ooooğa” O da şimdi benim gibi kalkıp öpmek mi isterdi bu kadını burada olsa? Tam kalkıp öpeceğim ama kocasından bahsetmeye başlıyor. “ Küçücük kiz idim. Ot sirtimda, iniyorum dağdan, çikti karşima. ” “Alacağum seni.” dedi baaa. ” “Uy!...” dedum.” Ula beni alup ne yapacaksuun? Ben taaa çocuğum. Yemek bilmem, temizlik bilmem.” “Ne dedi peki sen öyle deyince?” Susunca lafın devamını getirmeyecek diye korkuyorum. Ama devam ediyor. “ Güldi!...” Gözleri uzaklarda. Kocasının gözleriyle gülüyor şimdi. “ Olsun. Dedu. Öğrenirsin, yemek yapmada ne var?” Yeniden gülüyor. Bu kez kendi aşkı bilen gözleriyle. Sol kulağını kaşıyor durmadan. Baş örtüsünün üzerinden yokluyor. Birden telaşlanıyor. Telaşlanışı bile sakin. Anlamak ister gibi. Bir şeyler ters gidiyor ama ne? “ Uy küpem yok yerinde.” diyor sakin… Başa gelen her şeyin kabullenilmesi gerektiğini 25 yaşında söylemiş hayat ona. Kocası bir düğünde öldürülmüş. “ Ben ölürsem, sen başkasına varırsın” dediydi baaa. Ben de ooğa oracıkta bir mani söyleyiverdim. " İşliğim işliğinden Anca geldim düğünden İsteyin evlenirsem Olayım gençliğimden.” Kulağını yokluyor. Yok yerinde küpe. “ Eşimin hediyesiydi. Evlenirken taktıydı. Hiç çıkarmadıydım.”diyor. “ Nereye gitti ki bu?” Sesinde hiçbir sitem yok. Kıyma makinesinde çekiyorlar beni o konuştukça. Birlikte aramaya başlıyoruz saçlarının arasını. Omuzlarını. Baş örtüsünü çıkarıyor. Ben de bakıyorum her tarafına. Sanki eşi bir yerlerden bize bakıyor. “ Antika imiş şimdi bu. Kuyumci dedi “beş yüz milyon edermiş.” Dedim oooğa ki, “o benim için bir milyardan taaa değerli.” Yok. Küpe yok. Ayağa kalkıyorum. Nereye gideceğim ki.”Eve gidince yine de bütün giysilerini çıkarıp iyice bir bak. İçine düşmüş olabilir!” diyorum. “Öyle yapayim” diyor. Tam o sırada görüyorum. Baktığım yerde mucize gibi duruyor toprağın üstünde. Küpe orada! “ İşte buldum!” diyorum. Öylesine sakinim ki. Sevincim çıkmadı sesimle.” Çok sevindim!” diyorum. Bu kadının yanında öyle Sait Faik’îm ki. “ Teşekkür ederim!” diyor yine sakin. Ama ben onun sevindiğini biliyorum. Sevinci gözlerinde. Küpeyi kaybedişi gibi küpeyi buluşu da aynı içtenlikte. Onun her ikisinde de bir suçu yok ki. Onun hayatında hiçbir suç, hiçbir günah, hiçbir yanlış yok. Ben durmadan anlatıp duruyorum o anı. Küpeyi nasıl olup da birdenbire görüşüme şaşarak. “ Teşekkür ederim!” diyor her defasında. Kalkıp sarılıyorum ona. Bir Sait Faik öyküsü oluyoruz birlikte.
|