|
Eflatun’un parmağı Göğü gösteriyordu Aristo’nunki yeri Biri gökte ararken Öteki yerde buldu gerçeği (Ali Yüce) ‘Yeni Dünya Düzeni’nin (YDD) Ülkemizde uygulamaya geçmesi için yalnızca çeyrek yüzyıl gerekmekteydi. Çeyrek yüzyıl, edebiyatı-sanatı ters yüz etmeye yeterli bir zaman dilimiydi. Bu çeyrekte 12 Eylül Buldozer Harekatı siyasal yapının değişimine ve YDD’nin her alanda kök budak salmasına yetti de arttı bile. Pusuda bekleyenler için 12 Eylül bulunmaz bir nimetti. Aydınları öldürerek, etkisizleştirerek; gençleri doğrayarak ya da edilgen kılarak işe koyulan güruh, ilkin zihinsel devrimle başladı diyet ödemeye. Başarılı da oldular doğrusu... İdeolojiler öldü yaşasın YDD sloganı dağa taşa yazıldı bir çırpıda. Dogma çıkışlı düşüncenin iletişim çağında ve milenyum yaldızlı incilerin parıltısında yetersiz kalacağını bilen fikir babaları, pragmatik açılımı da elde tutmaya çalışıyorlardı bir yandan.
Bunun için, küçük burjuva yanar dönerlerini hemencecik hanelerine ve de kütüklerine geçirmede hiçbir sakınca görmediler. Küçük burjuvalara yorgun demokratlar, bitkin devrimciler ve akçeli solcular eklenince, olağanüstü bir aşure çıktı ortaya...Yeme de yanında yat türünden...Dağıt kazan kazan, kepçe kepçe... Sanat-edebiyat en iyi zihin dönüştürücü olunca da , toplumsal gerçeklik neyimize deyip ortaya çıkan ‘Kolej Edebiyatçıları’, çok gecikmeden manifestolarını yayınladılar: Postmodernizm!... Postmodernizmin birincil görevi ‘ at izi ile it izi’ni birbirine karıştırmak olunca, yazar-çizer için iz sürmenin zorlukları da bir bir ortaya çıkmakta ve alabildiğine yaygınlaşmaktadır. Ortalama okuyucu ise, bu karmaşa içinde kendisine dayatılanı küresel dünyanın biricik doğrusu olarak kabul ediyor ve algılıyor. Üstü örtülü gerçeklikler bir yanılsama yaftası ile sanat-edebiyatta kendini pazarlarken, edebiyatın birici aracı dil her türlü ihanetin ve pervasızlığın payandası konumuna getirilmektedir. Sade Türkçe’yle bal gibi edebiyat ürünü verilebileceğini kanıtlayan namuslu ve onurlu yazarlar; işbirlikçilerin çilingir sofralarına çomağı soktukları için ihanetle, eskiyi inkarla suçlandılar. Oysa, onurlu yazar ve şairler hiçbir zaman gelenekten kopmadıkları gibi, geliştirerek ve dönüştürerek de varolan sanata tuğla eklemeyi görev bildiler. Bunun da Türkçe’yle gerçekleşebileceğini gösterdiler. Bir ekmek bir hırka’dan başka kaygısı olmayan yazar, başka ne yapabilir ki zaten ?... Ümmet hülyasından beslenip, geçmişin karanlığında gezinenlerle-sözümona-neoliberal canmaz modernistler çarçabuk bir araya gelebildiler. Asimetrik Edebiyat kurgulanırken, dili ünlemin hizmetine vermede gecikmediler. Oysa; ünlem coşku, sevgi ve aşk demektir. Ve ünlem korkudur da ‘hâldan bilene...’ Korku da insanidir utancı ve sorumluluğu olana... Çöple samanı karıştırandan kim korkmaz ki ?.... Onlar yazılarında ünlemi hoyratça kullanırlarken, o ünlemin kendilerini ele vereceğini hiç mi hiç düşünemediler. Bizim de görevimiz o ünlemi parantez içine alıp, hak ettiği anlam bataklığına sürüklemek olur sonuçta. Ne yazık ki, postmodern şövalyeler devekuşu oyununu çok sevmiş olacaklar ki ; ipe sapa gelmez oyunlarını sürdürmeye devam edeceğe benziyorlar. Eskilerde kaleyi içten fethetmenin yolu ‘Truva Atı’ metaforu ile gerçekleştirilmekteydi. ‘Truva Atı’ oyunu onurlu yazar ve şairlerin çomağı ile darmadağın olunca, ‘yeşil soslu edebiyat’ kalemşörleri Bizans Entrikaları’nı aratmayacak yetkinlikte oyunlar kurmada gecikmediler. Bunun için rakip kaleden cengaver transferine başladılar...Oyun öylesine ustaca kurgulanmalıydı ki, bunun biricik amacının aşure demokrasi, bireysel özgürlük ve her telden çalma edebiyatı olmalıydı.... Hatta, bu günü ve geleceği hiçleyerek Enderun referanslı ya da etnisite kokulu romanlar yaratılarak, ‘Piç Edebiyat Bulvarı’na açılan gedikler de oluşturuldu. İşte; gazete köşelerinde, dergi sayfalarında diyetlerini ödeyen bu eski tüfek solcular ilkin dille, daha sonra içerikle oynamakla işe koyuldular. Bunlar, Türk-İslam Sentezi savunucuları Osmanlıca hayranı kalemşörlerle aynı potada erimekten hiç de rahatsızlık duymadılar. Hatta dillerine yeşil soslu ümmet baldıranı sürmekte bir sakınca görmediler. Sakınca görmek bir yana, kafasını yekindiren nice yazar çizere ‘sus, yoksa ağzına biber sürerim’ türünden yıldırma politikalar üreterek yayın ambargosu da koymada gecikmediler. Dönekliğin ‘aslına rücu’ erdemi olduğunu her koşulda dile getirenler, artık rahat rahat kalem oynatabilirlerdi... Nasılsa köçekliğin başı boyun kırma, sonu göbek atma değil mi?.... Mustafa AKYÜREK |