|
Günlerden cuma, saat 10 ve ben halen heykeldeki otobüs duraklarındayım. Evet, biliyorum yetişmeme imkân yok. Yetişmeyi bırak, nasıl giderim Hüsn-ü Gazel'e onu bile bilemiyorum. Bilet büfesine sormalı. "İyi günler, Hüsn-ü Gazel'e nasıl gidebilirim?" "Ooo bu saatte gelinir mi!" Yaaa. İçim birden bir bulutlandı ki ağlayacam neredeyse. "Yapma yaa, ee peki nasıl giderim, yani mutlaka gitmem gerek dee." "Aman be gezmeye gitmiyonmu hepi topu, ne abartıyorsun böyle, yarın gidiverirsin" der gibi baktı yüzüme. Ama sözleri başka çıktı ağzından. "İlla gidecem dersen 3 otobüs değiştirip, bir de indiğin yerden biraz yürürsün" "Olurr giderim" dedim ama içimdeki sevinç anlatılır değil.
Bu arada biletçi bana otobüsün nerden kalktığını tarif ederken gelene gidene sordukları soruların cevabını yetiştirdiği gibi, asli görevi olan bilet verme işini de ustalıkla yapıyordu. Sıradaki elindeki parayı uzatıp tam-öğrenci belirtiyor. Kaç adet olduğunu bile söylemiyor. Genelde 1 tane bilet alınıyor ki bu da biletçi tarafından ezberden biliniyor. Teşekkür ettiğimde biletçi beni unutmuş sol eliyle aldığı paraya karşılık sağ eliyle bileti ve para üstünü anlayamadığım bir kıvraklıkla veriyordu. Ve insanlar durumun farkında bile olmadan sıralarının ve az sonra gelmesini umut ettikleri otobüsün derdiyle önlerindekine yükleniyorlardı. Tarif üzerine ilk otobüsüne bineceğim yere geldim burası ptt’nin önündeki sıralı otobüs duraklarıydı. Gözüm meydandaki saatte. O büyük kol bir tık boyu ilerlediğinde benim umudum azalıyor. Sanki eziliyorum bir dakikanın altında. Ulu cami yaz aylarında parlayan çatısıyla kışa nazaran daha az korkutucu gözüküyor. Hatta sonbaharda, yağmurlu günlerde öylesi heybetli gözükür ki yanından geçesim gelmez. Ama şimdi öylemi ya, içine girip bir çay içesim bile geldi, o serin çay bahçesinde. Şimdi kedi yavruları dükkân sahiplerinin ayaklarına dolanıyordur. Bu kadar dalmasam baktığım yere, daha bir zor gelecek beklemesi. Sonunda 433 geldi. Kalabalık değil fazla. Eee millet işinde gücünde. Saat 10 u 12 dakika geçiyor. Çok geç kaldım çoook. Ama belli olmaz diğerleri de aynı hızla gelirse bakarsın yetişirim. Beni bekleyeni düşündükçe daha bir sinirleniyorum yavaş ilerleyen trafiğe ve yanındakiyle lak lak edip yeşil ışık yandıktan sonra hareket etmeye çalışan şoföre. Hem şoförle konuşmak yasak değil mi canım, niye böyle yapıyorlar ki… Doğu garajına geldik sonunda aşağıya indim ve beni 3. otobüse yetiştirecek olana doğru hızlıca ilerledim. Neyse ki biletçiyle konuşurken 3 bilet almayı da akıl etmiştim şimdi oyalanmadan binebiliyorum diğer otobüse. Ben biniyorum ama otobüs bana bağlı değil ki, kalkış saati var. Off beklemek zorundayım. Garaj oldukça kalabalık, rahatsız edici bir kargaşa var. İnsanlar sanki toza dumana karışmış. Bu kargaşa geç kalma korkumu daha bir artırıyor sanki. Beklerken tüm sıcağına rağmen otobüse biniyorum. Olur ya saati dolarda ben fark etmem kalktığını. Ben hep geç kalan, o hep erkenci. Gelmiştir, bekliyordur şimdi. Acaba saatine bakmaya başlamış mıdır, şu kadar daha gelmezse gideyim diye. Yok yahu yapar mı hiç. Birileri bana sorular soruyor sanki şoför benmişim gibi. Eee bu sıcakta otobüste bekleyen bir ben varım ondan elbet. Şoförü ilerde görüyorum çay-sigara molasında. Çok sıcak inip bir su alsam mı? Neyse ya idare ederim diye düşünürken bir yaşlı adam daha biniyor. Otobüs yavaş yavaş doluyor. Sonunda 11 e 15 kala elindeki sigarayı yere atan şoförde biniyor. Ve hareket ediyoruz. Neyse ki bu şoför sadece işini yapıyor, yol da açık. Ohhh pencerelerden püfür püfür esen rüzgar susuzluğumu unutturdu. Vee 11 i 5 geçe tanımadığım bu tuhaf yerdeyim. Şoför burası dediğine göre doğrudur ama otobüs gelmiyor 5 dakikadır. Alçak katlı gecekondu tipli evler ve dar bir sokak. Çocuklar patlak bir topu ordan oraya bilek gücüyle sürüklüyor. Asfalt, sıcağın altında erimiş adeta, elektrik direğine ve kablolara takılıyor gözüm. Karmakarışık bir görüntüsü var sokağın. Bir eski otobüs bu kadar mı sevindirir insanı. Binince sordum Hüsn-ü Gazel'e gider mi diye, yakınından geçer dediler tüm otobüs, hep bir ağızdan. Ve içimde anlatılmaz bir saadet bindim köy kokan otobüse. Sonundaki dörtlüye oturdum otobüsün ve adını bile bilmediğim köye doğru yola koyulduk. Yol çok güzeldi. Yokuş yukarı çıkıyorduk ağırdan. Kent bitmeye kır’ın o mis gibi tertemiz havası yüzüme vurmaya başlayınca Hüsn-ü Gazel'in yaklaşması mı, bekleniyor olmak mı bilmem içim pır pır etmeye başladı. Hem de nee, kalbimin patırtısı kendisini unutmama engel. Bursa gerilerde bir yerde ufacık ve çukurda kalıyor. Otobüs hayli zorlanıyor bu yokuşu çıkarken. Sonunda bir yol ayrımında şoför, “oğlum burada ineceksin şu yokuşu devam et, artık yürümene bakar 15-20 dakkaya, varırsın” “teşekkür ederim, iyi günler” Cevap yok. İndiğimde saat 12 ye 15 dakika vardı. 15 dakikaya gidebilirsem yarım saat farkla varmış olacam. Gitmemiştir umarım. Yola koyulduk bakalım. Hiç gelen giden de yok, hafta içi ondan galiba. Geriye dönüp bir baktım yeşillerin içinde bir Bursa var ilerde. Ama sıcak bir bulut var sanki üzerinde. Epey terledim ama tamı tamına 17 dakikada vardım Hüsn-ü Gazel'e. Yaklaşırken bile bir serinlik veriyor insana, bu asırlık çınar. Aile fotoğraflarının, kolları 3-4 kişiyi kavrayan babaları gibi. Mutluyum, içim huzurlu. Bir de buralara gelme sebebime ulaşırsam benden mutlusu olamaz. Ve işte orada pembe elbisesiyle nasıl da çiçeklere benziyor. Işıl ışıl çağırıyor beni. Yaklaşıyorum yanına elimi omzuna koyuyorum, dönüyor bakıyor yüzüme, güneş bir daha batmaz bugün. Kucaklaşıyoruz sıkı sıkıya. Bursa uzaklardan bize bakıyor. Biz de birbirimizi, bir de Hüsn-ü Güzel’imizi bulmuşuz. Deymeyin keyfimize… |