Daha temmuz gelmeden keskin bir sıcak çöker Diyarbakır şehrine. Öyle bir sıcak ki; uyumak yok, gezmek yok, yemek yok. Gezmek yok dediysem, durduğun yerde durmak da yok. Acıktıkça buz gidi soğuk su içersin ama fikrine inat, daha bir yanar için. Önce ferahladığı düşünülen vücut, az sonra tuhaf bir mide yangısıyla titreyip terlemeye başlar. Ağacı azdır Diyarbakır’ın, serini de. Cılız bile olsa bir gölge, bir “gölge”dir. Çeşmelerden akan su, günün her saati sıcak olur. Serin bir ağaç gölgesi, küçücük bir su birikintisi, çölde vahaya rastlamış hissi verir insana. Ki bu his, çok samimidir. Böyle zamanlarda baharın coşkusundan eser kalmaz Dicle’de. Gün geçtikçe; yemeden içmeden kesilmiş bir âşık edasıyla incelir, ip gibi kalır suyu. Rengi durulur, o coşkun günlerin tozu toprağı kalmaz artık. Bir nazlı, bir edalı akar ki kıskanılır zarafeti. Sanki şehrin kızıdır Dicle, dokunulmazlığı vardır, zarafeti uzaktır insana…
İşte o zamanların birinde, kendimden tam da bezmişken anam seslendi mutfaktan. “Öğle sıcağında balkonda otursan ne olacak kız, daha çok yanarsın. Gel bak yanıma ne diycem sana.” Biraz gönülsüz, “Ordan desene ana ya, kaldırma beni, çok sıcakkkk” “Bak edepsizeee, kalk da gel bi zahmet. Yapıştın sandalyeye, ne varsa dışarıda. Söyleyeceğim var diyorum, hiç merak etmedin mi?” Ettim aslında ama bu sıcak içimi öylesi bunaltıyor ki hiçbir şey yapmak istemiyorum. Büyüyünce yapacaklarım üstüne sürekli hayaller kuruyorum, birinden diğerine geçiyorum. Hayal kurarken zaman nasıl geçiyor, akşam nasıl oluyor hiç bilemiyorum. Geçen yaz böyle değildim oysa. Dışarıda oyun oynayayım yeterdi bana. Tüm bitkinliğime rağmen hızlıca kalkıyorum ki minder sırılsıklam. Eteğimi havalandıra havalandıra mutfağa, anamın yanına gidiyorum. “Efendimmm…” “Ne efendimi?” “Ya sen çağırdın ya, unuttun mu hemen?” Bir kahkaha atıyor anam, “Aman be çocuk, çağıralı ne kadar oldu, seni mi düşüncem hep.” Hiç de komik gelmedi bana. Nedir güldüğü, doğrusu anlamadım. Keyfi yerinde olsa gerek bugün. Ah benim garip anam ah; ufacık şeylere öylesi sevinir, gözleri ışıldar ki, çocuk aklımla ben bile şaşarım. Yine ne bulduysa kendine! “Bak ne diyeyim sana. Bu pazar Musa amcanlarla, Dicle’ye pikniğe gidecez.” Bunu söylerken yüzünde yine aynı hınzır, mutlu ifade vardı. Bütün çocuklar gibi, pikniğe gitmeyi ben de severim ama “Dicle’ye gitmek…” Düşüncesi bile bir başka. Şehre yakın olan, ehil Dicle’yi görmüşlüğüm çoktur ama biraz gerilerde suların bol, köpüklü, tertemiz olduğu Dicle’yi daha önce hiç görmemiştim. “Dicle’ye mi?” “He ya, Dicle’ye…” İçim birden bire kıpırdandı, gözlerim ışıldamış olacak ki, bana bakarken gördüm anamı. Anam böyle zamanlarda; kendisine çok benzediğimi düşündüğünden midir, yoksa gülüşüne sebep olduğumdan mı bilmem, pek bi sever beni. Bağrına basar mutlaka, saçımı koklar, bir de bol keseden, “He ya, ben seni tatile de gönderecem meraklanma” derdi mesela. Pikniğe gidecektik altı üstü, bu tatil de nerden çıktı şimdi. Tatil kelimesi bizim için, doktorun kızı Dicle’nin her sene büyük bir mutlulukla anlattığı maceralarından ibaretti. Ki bunları anlatırken güneşten esmerleşen derisi, sararan saçları, her tatil dönüşü giydiği şortu ve askılı bluzu, bir de bu hakkın, sade kendisine ait olduğunu sanışının verdiği kibri eksik olmazdı. Tüm bunların şimdi hiç önemi yoktu. Dicle kenarında piknik, kendi başına çok heyecan vericiydi. “Ana be, şimdiden söylemeyeydin keşke, gidene dek uyuyamam valla.” Günlerden perşembeydi. Bugünü de sayarsak daha 3 gün vardı. “Aman benim guzumma da bak hele, demek sen heyecanı da biliyon, he mi guzumm?” Artık büyüdüğümü düşünüyordum oysa. Anamın, beni halen “guzumm” diye sevmesi pek hoşuma gitmiyordu mesela. Yinede böylesi zamanlarda, onun göğsüne gömülmek anlatılır cinsten bir sevinç değildi, içim hafiflerdi sanki. En azından yalnızdık, kimseler duymadı bu kez. Akşam olup, haberi ablama verene dek, ne yapacağımı bilemedim. Balkona çıktım, içeri girdim, teybi açtım, kapattım, yüzümü yıkadım, balkona çıktım, içeri girdim, televizyonda da bişey yok. En sonunda yemek vaktini getirdim böyle böyle. Ablam, 7ye 10 kala gelir eve. İşten genelde yorgun döner, ilk 1 saat gelemez kendine. Yemek vücuduna işledikten sonra, kafasını kaldırıp şöyle bir bakar etrafa, yüzü güler biraz, “ne haber kız, neler yaptın bugün” der… Yine öyle oldu. Sabırla bekledim. Gözünün feri yerine gelince, her günkü soruyu sormasına fırsat tanımadan yanına oturdum, “Ablaaa, biliyon muuu, pazar’a nereye gidiyomuşuk?” Çenemi avucuyla kavrayıp, yanağımdan öperken; Umursamaz bi “Nereyeee” dedi. “Musa amcalarla pikniğeee, hem de Dicle’yeee” Ablam, anamın gözüne baktı, onaylasın diye. Anam bana gösterdiği samimiyeti göstermedi ablama, sevincini mi kıskandı ne. “Heee” deyip geçiştirdi. Ablamın benden çok sevinmesine pek anlam veremedim. O akşam, piknikte neler yaparız diye konuştuk hep. Sevincime ortak bulmanın coşkusuyla, biraz hafiflemişti yüreğim. Her şey uyuyana dek, sonrası gelir elbet. Sabah olur, ertesi dee. Ama bir ertesi sabah olur mu bilmem… Cumartesi akşama kadar öyle böyle hayalle idare ettik ama gel gör ki, o akşam geçmek bilmedi bir türlü. Hazırlıklar tamamlandı. Zaten anam eksik komaz, titizdir her konuda. Yataklarımıza yatıp sabahı beklemek, zulüm oldu bana. Gece uyanıp durdum. En sonunda edemedim, ablamın yattığı odaya gittim. Rahat rahat uyuyordu yatağında. Oysa ben kadar o da heyecanlıydı gündüzden, nasıl uyuyabiliyordu ki şimdi… Kanepede sabahı dar ettim. Sabah ablam beni odada görünce, “Nooldu kız cimcime, seni de mi uyku tutmadı. Ben de sabaha karşı dalmışım” dedi. Oysa ben yanındaydım, pek bi güzel uyudu bütün gece. Bişey demedim, çünkü çok mutluydum. Bu sabah, güzel bir telaş var evde. Herkes çok hızlı hareket ediyor. Uykular açılsın diye yüzler yıkandı, üstler başlar giyildi, saçlar tarandı. Bu saatlerde balkon, daha bir güzelmiş, hiç bilmiyordum. Temiz bir hava var dışarıda. En azından daha da serin… “Zeynepppp, hadi kızım, eşyaları aşağı indiriyoruz” “Tamam geldimmmm” Hızlıca kapıya doğru koştum. Anam beni görünce şaşırdı önce. “Yavrum, bu elbiseyi niye giydin, sana şort-tişört koymuştum giy diye. Bak hele Emoş, ne giymiş sanki düğüne gidiyor fırfırlı neli.” Biraz utandım ama aldırmadım. Pikniğin en güzeli ben olacaktım. Ablam oralı bile olmadı, üzerine fazla söz söylenmeyince konu hemencecik kapandı. Böylesi zamanlar da, bir de baba telaşımız olur. Korku değil de telaş. Yine o vardı her yanımızda. Erkenci babam, ününe layık davranıp, erkenden inmiş ve arabadaki yerini almıştı bile. Otobüsü görünce anlatılmaz derecede sevindim. Demek ki kalabalık bir piknik olacaktı, ne kadar güzel. Uçar gibi otobüse, babamın yanına koştum. Oooo, kimler yoktu ki… Alt kattan Gülsüm, karşı komşunun torunu Halime, en sevdiğim mahalle arkadaşım Sevgi, kardeşi İbrahim ve tabiî ki bir türlü anlaşamadığım Özgür. Aslında en çok da onu severdim ama hiç gösteremezdim. Eşyalar ve insanlar yerlerini alınca, bir düğün konvoyu gibi koyulduk yola. Biraz uğultu oldu önceleri, bir süredir görüşmemiş olanlar hal hatır sordular. Sonra, oyun havalarının olduğu bir kaset bulundu arka sıralardan. Başladık otobüsün içinde oynamaya. Hem de ne oynama, neredeyse şoför de gelip katılacak bize. Kaset bitince herkes yerine geçip oturdu. Yolu epey gitmiş olmalıyız ki, karnım acıkmaya başladı. Anam anladı kıvranmamdan. Tedbirli kadındır, çıkardı hemen çantasından peynir ekmeği. İçine bi dal da yeşil soğan koymuş ki, ooo et yesen bu kadar güzel olmaz. Kokuta kokuta yedik tüm aile. Alt komşumuz Hayriye teyze, sözünü hiç sakınmaz. Galiba kendisi de acıkmış olacak ki, “Naaptın öyle Neriman hanım, kokuttun valla, canı çekti çocukların” dedi. Demiştim ya, anam tedbirli kadındır, bunun deneceğini bilmiş gibi açtı çantasını, çıkardı dürümleri, dağıttı çocuklara. Anaları da çocuklarınkinden yer artık. Bir şenlik geldi otobüste, meğer herkes açmış. Eee, artık bi daha oynarız bunun üstüne. Mübarek şoför, dahası yokmuş gibi, yine aynı kaseti koydu teybe. Dön dön aynı hareketleri yapsak da sıkılmadık, beraberce göbek attık, hopladık, zıpladık. Biri kalktı biri oturdu daracık koridorda, hop hop hop… Dicle, uzaktan deniz gibiydi. Hoş, deniz görmemiştim ama filmlerden bir de coğrafya dersinden biliyordum, tıpkı böyle olmalıydı. Sevgi’ye baktım; yapışmış cama, nefesini tutuk etrafı izliyor. Yaklaştıkça büyüyor, yeşilleniyor önceleri. Sonra ağaçlar önüne geçtikçe, geride kalıyor Dicle, utangaç bir çocuk gibi, ağaçların ardına gizleniyor sanki. Ohh, piknik yerine geldik sonunda. Yer beğenmek kolay olmuyor. Epeyce uğraşıldıktan ve tüm çocukların sabrı zorlandıktan sonra, bir yerde karar kılınıyor. Bir telaş indik otobüsten. Bizi tutana aşk olsun. Tüm analar çocuklarının ismini ezberliyor adeta. 2 dakkaya kalmadan dağılıverdik. Bizim oraların insanı biraz rahattır, bir iki seslendikten sonra, tüm kadınlar yemeğin derdine düştüler. Benim kırmızı bir topum vardı. Onu kaptığımız gibi suyun yanına vardık. Su da ne su ama düşsek hemen kayboluruz. Alıp götürür vallahi. Kahvaltı için dönene kadar, suya taş atmaca oynadık. Anaların telaşlanmasına da gerek yokmuş hani. Midelerimiz bizi yemeğe doğru götürüverdi. Kahvaltı sonrası, oturduğumuz yerde saklambaç oynadık büyüklü küçüklü. Çok mutluydum, yüreğimin kıpırtısı hiç azalmadı akşama dek. Öğlen yemeği hazırlıkları için; ablamın da içinde olduğu genç kızlar sıvadı kolları. Etler dizildi şişlere incelikli ve sabırlı. Ayranlar yapıldı. Bir de mahallenin çiğköfteci amcası Hasan amca, tam 3 kez çiğköfte yoğurdu. Rakılar açıldı, ikramlar başladı. Herkes de bir şenlik havası var. Etrafta dondurmacılar, çekirdekçiler, top satıcıları geziyor. Sonra birden kulaklara davul-zurna sesi gelmeye başladı. Bütün çocuklar fırladık sese doğru. Yaklaştıkça içim hop hop ediyordu. Sonunda vardık sesin geldiği yere. İnsanlar ufak ufak toplanmaya, el ele vermeye başlamışlardı. Sonra nasıl oldu bilmem halay büyümeye başladı. Annam, ablam, komşular, kızları, ağabeyler, babam, amcalar hepsi geldiler. Halay büyüdü büyüdü büyüdü… Ucu görünmez oldu. Toparlandı, halkalanmaya başladı. İç içe geçti insanlar. Halay başını çeken her zamanki gibi ablamdı. Bu işi en iyi o yapıyordu, artık herkes biliyordu bunu. Hemen kırmızı dolağını çıkarıp boynundan, geçti halayın başına. Bir zurna sesiyle başladı düğün. Ayaklar, nasılda hep birden havaya kalkıp kalkıp yere iniyordu. Hayret, hiç şaşıran da olmuyordu. Toza dumana büründü her yan ama herkes memnun halinden. Biz çocuklar da halayın sonunda, kendimizce eşlik ediyorduk savrula savrula. Musa amcanın oğlu Salih, nasıl olmuşsa ablamın yanına geçmiş. İşte anama basit bir “hee” dedirten buymuş, şimdi anladım. Bir kartal gibi bakıverdi ablama. Ablam anladı elbet, toparlandı, bırakıverdi Salih abinin elini. Sanki oyunun bir parçası gibi devam edip oynamaya, kendine yeni bir yer buldu. Rahatladık hep beraber. Halayın en hızlı yerindeydik, davulcuyla zurnacı bir yandan çığırından çıkmış bir tutkuyla çalarken, bir yandan da bizimle beraber oynuyorlardı. Türkü aralarında, dürümleriyle beraber rakıları da lüpletiyorlardı. Sonunda bu hız ve tutku, yumuşak bir havaya nasıl büründü sormayın. Hatırladıkça halen gülüyorum. Tam da, davuluyla zıp zıp zıplarken, davulcunun şalvarı yırtılıverdi. Ama ne yırtılış, çocuğundan ebesine herkesi güldürdü. Kendileri de güldü bizimle beraber, bir yandan da çalmaya devam ettiler. Tabii uzun sürmedi bu durum. Usul usul azaldı davulun sesi. Halay da küçüldü önce, parçalara ayrıldı. Sonra da dağıldı iyiden iyiye. Şimdi takı töreni başlamalıydı elbet, her düğünde olduğu gibi. Pekii gelin kimdi, fırfırlı elbisemle ben mi, narin bir kız gibi salınan Dicle’mi? Sabah ilk gelindiğinde soğuması için suya bırakılan karpuzların çatırtıları geliyordu. Herkes gelini görmeye geldi birer ikişer. Kan kırmızı, soğuk karpuzlar yendi Dicle’nin şerefine. O da yeni gelin edasıyla, salına salına akmaya devam etti yanımızdan. Karpuzlar yenilip içler serinledi ya, şimdi de eller ayaklar serinlesin bakalım. Hoop herkes suya… Gözetim altında girsek bile, su ile olan bu ilk temas çok güzeldi. Artık ben de, bir tatil anısı gibi Dicle’yi Dicle’ye anlatabilirdim. Çok güzel, unutulmaz bir tatildi bu. Sırıl sıklam oldu herkes. Güneşte yattık, kalktık, kum oyunları oynadık, akşamı ettik. Dönüş, düşündüğümden de çabuk oldu. Otobüs kalkmadan, sığması hayli zor olsa da toplu bir fotoğraf çekildi Dicle kenarında. Düğün bitmiş, gelinimizi almış, evimize dönüyorduk. Yorgun, bir o kadar da mutluyduk. Bir daha böylesi olur mu diye düşünmedik bile, elbet olurdu... Şimdi Dicle’den geriye hayatımın en güzel anısıyla dönüyordum, düğün coşkusunda bir gün yaşamıştım sayesinde. Kızını vermiş analar gibi hüzünlü, mahzun döndük evimize. Bitmesin istemiştik ama eve dönünce nasıl yorulduğumuzu anca anladık. Dünden kalan uykusuzluğa bir de bugünün yorgunluğu eklenince, akşam yemeğe ne gerek. Deliksiz bir uyku içinde, halay sabaha dek devam etti düşümde. |