|
Dost Siteler |
|
|
|
|
|
Yaşamını ve yazdıklarını göz önüne aldığımızda bir değil birden fazla Tolstoy karşımıza çıkar. Onun yaşamının ve görüşlerinin bir seyir izlediğini ve çeşitli merhalelere ulaştığını, yaşlanmış olsa dahi her ulaştığı aşamadan bir sonrakine geçişte yeterli enerjiye sahip olduğunu görürüz. Sürekli yer değiştirme ve arama hali Tolstoy’u anlatırken kullanabileceğimiz ifadelerdendir. Bu arayış gençliğinden ölümüne kadar sürer ki kendisi seksen yaşlarında evini terk edebilmiş ender insanlardandır. Küçük yaşta anne ve babası ölmüş soylu bir insan olarak sınıfının gerektirdiği özelliklere sahip olmak onun için en önemli hedeftir. Kaldı ki kendisi bunu “kusursuzlaşma” diye tarif eder. Fakat bunun anlamı, Tanrı nazarında değil, başkalarının karşısında daha iyi olmaktır. “Onaylanmak” gençlik çağının biricik anlamı olmuştur onun için; bunun dışında başka inancı olmadığını söyler. Kazaklar romanındaki tarifiyle: "Anne babasını yitirmiş, genç ve varsıl bir adam olarak olabildiğince özgürdü. Hiçbir şeyi eksik değildi. Hiçbir sınırı yoktu. Ailesi yoktu. Ülkesi yoktu. Dini yoktu. İsteği yoktu. Hiçbir şeye inanmıyor, hiçbir şeyi kabul etmiyordu." (Kazaklar) |
|
Devamını oku...
|
|
Bir İnsanı Öldürmedim Ben, Bir Prensibi Öldürdüm! Ne Var Ki Anlaşılan Onu da Yapamadım!Suç ve Ceza romanını çözümlemeye romanın sorunsalını tespit etmekle başlamak gerekir. Olayların, karakterlerin belirli bir kurguya dayanarak örüldüğü bu roman çoğu adımda bu olaylara ve karakterlere damgasını vuran bir fikrin-sorunsalın tartışılmasına sahne olmaktadır. Bu bağlamda Suç ve Ceza romanı, Stendhal’in “roman hayatın bir aynasıdır” diyen yaklaşımından farklı olan bir anlayışı temsil etmektedir. Bu anlayışa göre roman, hayatı basitçe yansıtan bir ayna değildir; tersine, içinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi belirli bir sorunsal ekseninde ifade eden, kültürel anlam ve değerler alanının belirli bir malzemeyle yoğrulmuş özel bir türüdür. Suç ve Ceza romanının sorunsalı “insan eyleminin tartılacağı ahlaki referans noktasının arayışı” olarak tarif edilebilir. Bir başka deyişle, bu roman, ahlaki eylemlerimizi dayandırmamız gereken temellerin varlığını sorgulayan bir romandır. Bu sorgulamanın, içinde yer aldığı toplumsal ve tarihsel bağlam, rus modernleşmesinde dinsel inanç sistemlerinin zayıfladığı bir dönemin özelliklerini taşır. Bu bağlamda yeni toplumsal grupların ve ideolojilerin filizlenmeye başladığı bir dönemdir. Özellikle kapitalistleşme sürecinin ortaya çıkardığı toplumsal çelişkiler, travmalar ve bunların bireysel insan yaşamında yol açtığı değişiklikler, “toplum ve birey arasındaki uyuma” yönelik yeni arayışların, ütopyaların, felsefelerin geliştirilmesinin gerekçelerini oluşturmuştur. Suç ve Ceza romanı da yer yer dönemin koşulları içinde gelişen ütopik komünal, liberal ve sosyalist dünya görüşleriyle girişilen tartışmalara yer açmıştır. Roman için yukarıda tespit ettiğimiz sorunsal ile ilintili olan bir başka mesele de “bilginin temellerine” ilişkin sorgulamadır. Romanda, belki de “ahlaki referans arayışı” ile “doğru bilginin temelleri” noktasındaki arayışın birbiriyle yakın bir ilişki içinde işlendiğini iddia edebiliriz. Romanda baş karakter Raskolnikov’un deneyimleri üzerinden takip edebileceğimiz ahlaki referans arayışı deneysel bir karakter taşımaktadır. Buradaki deneysellik, egemen ahlak sistemine karşı şüphe duyan bir bireyin giriştiği aykırı ve “büyük” bir eylemle alternatif ir temel kurma çabasına gönderme yapan bir deneyselliktir. Zihnine “saplanan” alternatif bir fikrin veya teorinin eylemini gerçekleştirmek, bundan sonraki süreci bedeniyle duyumsamak, ve nihayetinde egemen ahlakın dayattığı temellerin yerine yeni bir temeli kurabilmekte ne derece dirençli olabileceğini test etmektir. Egemen ahlakın sınırları ile net bir karşılaşmanın yolu da eyleminin aykırılığı ile koşuttur. Esasen bu deneysel yolu seçme cesaretini gösteremeyen “sıradan” insanlar bile yazarın tespit ettiği duygu ve düşünce hallerinin benzer ama soluk biçimlerini iç dünyalarında yaşamaktadırlar. Bu bağlamda yazarın başka bir yerde mealen söylediği şu söz dikkate değerdir: “benim yaptığım şey başkalarının düşünebileceği bir şeyi sadece en uç noktasına götürmektir”. Bu durumda, bu uç noktaya taşıma durumu görüntünün netleşmesini sağlayan en güvenilir yollardan biri oluyor. |
|
Devamını oku...
|
|
Elmanın ÇağrısıKızıl elmanın simgesel olarak, bizde belirli çağrışımlar yaptığı doğrudur. Ele aldığımız öyküde bu simgeden faydalanıldığına, yeni anlamlar katılarak başka bir çerçevede imge olarak yeniden kurulduğuna şahit oluyoruz. Aytmatov, Kırgız ve yöre hikayelerinden, masallarından ve destanlarından yararlanmıştır. Halk sanatından beslenirken, buradan aldığı öğeleri asla geçmişe dönüş ve oraya çağrı amacıyla kullanmamıştır. Tersine, bu öğeler öykülerin ve romanların temaları için birer çıkış noktasıdır. Yazarın bütün derdi kendi zamanıyladır ve onu bir yere taşıma kaygısı belirgindir. Halk sanatından aldığı olay, imge ve simgeleri kendi zamanının olaylarıyla ve dertleriyle çakıştırabilme gücüne sahiptir. Onda yerellik ve tarih, kalkış noktasıdır. Varılan yer değildir. Kızıl elmanın tarihsel çağrışımı ‘ülkü’ olarak adlandırılabilir. Kızıl elma, simgesel bir hedeftir. Ortak amaç olarak ortaya çıkar ve toparlama gücüne sahiptir. Tarihsel olarak soyut bir anlam taşıyan kızıl elma, öyküde bildiğimiz somut, elle tutulur bir elmadır. Bu bildiğimiz elma, belirli anlamlar ve temsiliyet yüklenerek yeni bir soyutlamaya ulaşır. Hem nesnel ve somut olarak hem de bir soyutlama olarak işlev görür. Toplumcu gerçekçi sanatın gücü bu olsa gerek. Gündelik yaşamımızda görmeye alışkın olduğumuz ve görünce garipsemeyeceğimiz sıradan bir nesne veya durum, iyi bir seçicilikle dünyayı anlatabilmektedir. |
|
Devamını oku...
|
|
Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi… Aytmatov’un yazdığı “Cengiz Han’a Küsen Bulut”, Cengiz Han özelini anlatıyor gibi gözükse de, ez(il)enleri ve davranışlarını da anlatmaktadır. Kitabın baş kahramanı Abutalip Kuttubayev, işkence altındadır ve hayata tutunmasının yegane yolu yaşadıklarını anlamlandırmaktır. Kendisine işkence edenlerin de birer “insan” olduğunu biliyordur ancak bir insan nasıl böyle davranabilir, işte bunu bir türlü anlayamıyordur. Kuttubayev“…Ne ben onları tanıyorum ne de onlar beni. Ama yine de bana kin besliyor ve alınacak öçleri varmış gibi üzerime çullanıp pestilimi çıkarıyorlar! Niçin? Niçin?...” diye sorar ve ezenlerin temel özelliklerinden birine dokunur: İktidarlarının sürdürülebilir olması için her türlü şiddete başvurmak… Kuttubayev’e işkence eden gözetmenler, saat başı değiştikleri için tutsakla herhangi bir “insani” bağ kuramıyor olabilirler. Ancak yine de böylesi bir sebep bile, yapılanı hafifletebilir mi? Diğer bir yandan her ezen, aynı zamanda bir ezilendir. Ezilen, kendi kendisiyle yürüttüğü bu iktidar savaşında, ezme imkanı bulunca daha bir vahşileşir, adeta kendisine yapılanların da hırsıyla en beter “ezen” davranışı gösterir. Bu davranışı, ezme imkanı bulamadığında, ezilme ihtimali olacağının habercisidir aynı zamanda. Bu nedenle ezenler, durumlarını (ezme ihtimallerini) muhafaza edecekleri nesnel gerçekliği de kendileri yaratırlar. Bu yolda ezenler, kendi konumlarını koruma ve davranışlarının devamlılığı için, ezilenlere karşı yine ezilenleri kullanmaktan da çekince duymazlar. |
|
Devamını oku...
|
|
|
|